Şair Müştehir Karakaya bir hafta on gün önceden haber verdi: 15 Mayıs’ta Alparslan Anadolu Öğretmen Lisesi’nde felsefeci Vefa Taşdelen’in konferansı var diye. Tabii aslında bu bana da yapılan bir davet idi. Ben de sazan misali atladım ve Belediye Basın Bürosu’ndaki odasında Müştehir Bey’e yalvarmaya başladım: “N’olur beni de götürün! Hiç sesimi çıkarmam. Yemekte çorba, yemek, pilav ve tatlıdan başka bir şey de yemem! N’olur?” Gerçi yalvarmama hiç lüzum yokmuş. Çünkü mekânı cennet olasıca Şair Müştehir Karakaya beni zaten oraya götürmek istiyormuş.

Gel zaman, git zaman vakt-i kerahate ulaştık. Ancak balık hafızalı biri olduğum için unutmuşum. Saat 10.30 sularında çalışma odamda otururken ömrü uzun olasıca Müştehir’in: “Nerdesin? Zeki Hoca’nın odasında seni bekliyoruz,” diyen telefonuyla kendime geldim.
Kılıbık yaradılışlı veya moda tabirle “light” biri olduğumdan hanıma telefon açtım. Gerçi daha önce söz etmiştim ama tekrar hatırlattım. Kararlılığımı ve Arnavut damarımı bildiği için “ne işin var oralarda?” bile demeyip “tamam,” dedi.

Kafileye dahil oldum. Ömrü ballar içinde geçesice Müştehir Karakaya, Vefa Taşdelen ve Zeki Taştan ile 11:00’e doğru yola revan olduk. Kaptanımız Vefa, yeni aldığı arabasıyla ilk defa uzun yola çıkıyordu. Durumu öğrenince hepsinden birer Âyete’l-Kürsî, üç Fatiha (halk arasındaki adıyla; elâm), kulfü (Kevser) okumalarını ve haklarını helâl etmelerini istedim.

Vefa sigarayı bırakalı 3,5 yıl olmuş. Müştehir ise; “bırakmasaydın, ben sigara içmeden duramam,” dedi. Ben de dünya durdukça adı yaşayasıca şaire; “ağzına sağlık, iyi konuştun!” diye yerinde bir saptamada bulundum.

Yolculuk esnasında denize nazır bir tepeyi gören Vefa Hoca: “Beni ölünce böyle bir tepeye gömseler ne iyi olur!” dedi. “Sen Nazım Hikmet gibi taş maş da istemezsin. Başucunda bir çınar olsa yeter di mi?” dedim. Zeki Hoca yorumlara başladı: “Millet de burasını türbe yapar!” “He vallahi adını da Vefa Baba Türbesi koyarlar,” dedim. Zeki Hoca yorumlara devam etti: “Bak, meselâ Müştehir Baba Türbesi olsa hiç uymaz, Zeki Taştan Türbesi ise hiç gitmez!” Ben de; “ya da Tufan Baba Türbesi olsa!” dedim. Kahkahalar arasında efsaneleri sıralamaya başladı: “Doğru, deniz taşmış, Tufan Baba da bu tepeye çıkıp “dur ya mübarek!” diye nida etmiş ve böylece şehri sular altında kalmaktan korumuş!” Bir de anlattığı zırtları teyit etmek ister gibi; “gerçekten mübarek insanlar imiş onlar!” demez mi. “Dur yahu amma abarttın!” “Olsun ben abartmazsam halk zaten abartır!”
Ama Vefa’yı oraya gömsek nasıl olur diye düşünmeye başladım. Bu bir vasiyet mi idi? Vasiyetler yerine getirilmek zorunda mıdır? Vefa daha genç! Ölme ihtimali -yine de Allah bilir ama- çok zayıf! İlle vasiyetini yerine getirmek için öldürmek mi gerekiyor? Defol lânet şeytan!
Bu minval üzere güle şakalaşa saat 12.00 olmadan deniz kenarındaki Alparslan Öğretmen Okulu’na vasıl olduk. Ana yoldan okula sapan tâlî yol tarihî bir mekâna girmekte olduğumuzu kelâm-ı hal ile söylüyordu.
Yolun iki yanına sıralanmış bir insanın kaplayamayacağı kalınlıktaki yaşlarıyla müsemmâ akasya ağaçları tarihin tanıkları gibi dimdik ayakta idiler. O ağaçların gururunu fark ettim. “Biz kimleri gördük, bu yoldan kimler geldi, geçti. Sizler de kimsiniz?” der gibi idiler.
Araba merkez binanın önünde durunca İngilizce hocası ve şair dostumuz Hacı Yılmaz ile 2001’de mezun ettiğim öğrencim şimdi Alparslan’da Tarih öğretmeni olarak görev yapan Faik Gülce bizi istikbal ettiler. Benim de geleceğimi öğrenen Faik Hoca’nın mütebessim çehresi ektiğimiz fidanların artık meyve vermekte olduklarını gösteriyordu. Hem duygulandım hem de gururlandım.
Yetiştirdiğimiz ve öğretmenlik pâyesi alan talebelerimiz artık gençleri yetiştiriyorlardı. Göğsümü kabartmam ve gururlanmam en doğal hakkım idi.

Orhan Veli Kanık tipli Zeki Taştan, Eflatun tipli Vefa Taşdelen, nev-i şahsına münhasır Müştehir Karakaya arasında benim ne işe yaradığımı çıkaramayan Müdür Bey’e: “Sizler bir filozof, bir şair, bir de edebiyatçı istemişsiniz. Bunlar bir de delimiz olsun dediler. Arabada yer de varmış ve ben geldim!” Cemaat kahkaha atarken, Müdür Bey “estağfirullah hocam, estağfirullah,” diyordu.
Yatılı okulda karavana yemeyeli tam 30 yıl olmuş. Öğrenci yemekhanesinde bizlere ayrılan yerlere oturduk. Gençler tabldot tepsileriyle yemeklerimizi getirdiler: Kuru fasulye, pirinç pilavı ve tulumba tatlısı. Gözümün önünden 35 yıl öncesi geçti. 11 yaşında başlayan yatılı okul maceramda ne kuru fasulyeler, ne pilavlar yemiştik. Ayrıca son sınıfta yemekhane nöbeti de tutardık. O günler krallığımızın ilân edildiği günlerdi. O günler derse girmezdik. Bütün gün hamam gibi mutfakta yemeklerin pişmesine ve gelen ekmeklerin sayımına nezaret ederdik. Nöbetin sonunda vukuat olup olmadığına dair rapor tutar ve defteri imzalardık.
Ama şimdiki yatılı okullar sosyete olmuşlar. Yemek artık okulda pişmiyormuş. Yemek fabrikalarından hazır geliyormuş. Görevliler kazanlarla getirdikleri yemekleri daha önceleri mutfak olan yere taşıyor ve sıraya giren öğrencilerin tepsilerine dolduruyordu. Bizler ise onar kişilik masalara dağıtılan karavanalardan masa başkanının inisiyatifiyle alırdık. Çorba biter, masa nöbetçisi mutfağa gider ana yemeği ve pilavı alırdı. Ekmek fazla tüketilmesin diye fırından gelir gelmez masalara dağıtılmaz bir sonraki öğüne saklanırdı. Böylece soğuyan ekmeğin tüketimi de az olurdu.
Sabahları su gibi çıkan mercimek çorbası doymamıza yetmezdi. Veya çorbayı beğenmezdik. O zamanlar okulun karşısındaki Arnavut Hamdi Amca’nın börekçi dükkânına giderdik. Sıcak süt eşliğinde yenilen kıymalı kol böreği gerçek bir ziyafetti. Nerden nereye geldik! Hamdi Amca’nın börekleri bir başka yazıya kalsın. Biz bugüne dönelim.
Yemek sonrası Müdür Bey’in makam odasında ikramlar devam etti. Tabii ki hal vaziyet böyle olunca Müştehir’e verdiğim sözü tutamadım. Ve normal bir insanın yiyebileceği kadar getirilen her şeyden yemeye çalıştım.
Öğrencilerle yapılacak söyleşi için saat daha gelmemişti ve sahile doğru bir yürüyüşe çıktık. Van denizi önümüzde dümdüz uzanıyordu. Zeki Hoca’nın oğlu da bu yıl o okulu kazanmış ve baba oğul hasret giderirlerken bol bol fotoğraflarını çektim. Ve bol bol fotoğraf çekildik.
Vakit gelince konferansın yapılacağı salona geçtik. Bütün öğrenciler oradaydı. Zaten okulun topu topu 330 öğrencisi vardı. Yerlerimize oturunca Hacı Hoca yani bu işleri kotaran İngilizce hocası Hacı Yılmaz sahneye çıkıp etkinliğin amacını anlattı. Müdür Beyi sahneye davet etti ve Müdür Bey gelen konuklara teşekkür edip sahneyi tekrar Hacı Bey’e bıraktı o da Müştehir Bey’i davet etti.

Müştehir sahnede duruşuyla tam bir profesyonel olduğunu gösterdi. Kendi şiirlerinden birini okudu. “Bu adam şiir yazmayı da okumayı da biliyor.” Okuduğu şiirlerden ve üslûbundan zevk alıyorum. Bazen “sen gene mi şiir okuyacaksın?” desem de bunun bir espri olduğunun farkındadır.
Daha sonra Zeki Taştan Hoca sahne aldı. O da bizlere Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” şiirini okudu. Ne de olsa edebiyat eğitimi almış bir arkadaşımız. Şiirin hakkını vermesini biliyor.
Allah ne güzel bize kıt da olsa bir akıl vermiş; yemek, içmek, yatmak için yetiyor! Bu filozoflara da ne oluyor. Bu kişiler akıl karıştırmak için varlar. Bizim Vefa Hoca da onlardan biri! “Özgürlük ve Sorumluluk” başlığı altında yarım saat süren harika bir konuşma yaptı. Ama ne yalan söyleyeyim birçoğunu anlamadım.
Son bölümde iki delikanlı gitarlarıyla güzel bir müzik ziyafeti çektiler. Hoşuma gitti. Hoşuma gitmiş olması, gitarı çok güzel çaldıkları veya çok güzel sesleri olduğuyla alâkalı değil. Benim hoşuma giden şey Anadolu’nun bu ücra köşesinde böyle gençlerin yetişmesi ve onların çabalarının da hocalarınca destekleniyor olması idi.

Erguvanlar mor mor açmışlar ve kokuları beni topla der gibi idi. Biz bu ağaççıklara erguvan diyoruz. Şimdilerde leylâk denilenin de bu olduğunu öğrendim. Yanılıyor muyum diye biraz lügat karıştırdım. Ama sonunda erguvan ile leylâk’ın aynı şey olduğunu öğrenince sevindim. Erguvan Farsça, leylâk ise Arapçası imiş. Buradan toplayacağım bir demet erguvanın hanımı da memnun edeceğinden eminim. Faik Hoca’yla erguvanların arasında dolaşarak çiçek toplamaya başladım. Öğrencinin biri; “çiçek dalında güzeldir,” dedi. Ben de; “zaten dallarıyla koparıyorum,” dedim. Yine de gence hak vermedim değil. Aferin delikanlıya bana iyi bir nasihat verdi ama kalın kafalı biri olduğumdan dinlemedim ve koca bir demet erguvan topladım. Çantamdan çıkardığım bir poşete çiçekleri güzelce yerleştirdim.
Bahçede son çaylarımızı içip vedalaştık. Gerçekten çok memnun kaldıklarını söylerlerken bunu hissetmemek mümkün değildi. Vedalar her zaman buruklaştırır beni. Fazla oyalanmayalım da bir an önce yola çıkalım diye ısrar ettim.
Hocalar dönüş yolunda günün intibaını anlattılar. Onlar da ilgiden ve iltifattan çok memnun kalmışlar. İnsanların mutlu olması beni daha çok mutlu ediyor.
Abdurrahim Tufantoz, 15 Mayıs 2008
1948 yılında Van’ın Muradiye ilçesine bağlı Ernis Köyünde (şimdiki adı Ünseli beldesi) “Köy Enstitüsü” olarak açıldı. Van gölü kıyısında ve Erciş’e 82 km.dir.
1954 yılında Köy Enstitüleri kapatıldığında burası öğretmen okuluna dönüştürüldü ve adı da “Van Alparslan Öğretmen Okulu” oldu.
Okulun girişinde o yıllarda dikilen ve halen ayakta duran sağda 51 solda 48 akasya ağacının manzarası her mevsim ayrı bir güzeldir. (A.T.)
