II. Murad (1421-1451) devrinde güllacın Osmanlı mutfağına girdiği kabul edilir. Bu tarihe kadar güllaç, yumurtalı güllaç ve tava güllacı şeklinde üç tarife rastlanmaktadır. Halk arasında da 15. yüzyıl ortalarına kadar mısır nişastasından yufka açılıp stoklanır ve havayla temas halinde olduğu için kuruyan bu yufkalar süt ve şekerle ıslatılıp yenirdi. Zamanla içine gül suyunun da eklenmesiyle ortaya “güllü aş” ismi verilen tatlı çıktı ve tıpkı “sütlü aş”ın “sütlaç”a dönüşmesi gibi bu tatlının ismi de “güllaç” oldu.

1400’lü yılların sonunda Kastamonulu Ali Usta saraylıların Kastamonu gezisi sırasında elindeki nişasta yufkalarını şekerli sütle ıslatıp misafirlere ikram eder. Bu tatlı misafirler tarafından çok beğenilir ve Ali Usta da saray mutfağına götürülür. Hatta sarayın tatlıcı başı olur. Güllaç, böylece 1489 yılında ilk kez saraya girmiştir.

Güllaç, esas olarak ısıtılmış süt ve gül suyunun güllaç yaprakları üzerine dökülmesi ve bu yaprakların orta katının ceviz ile döşenmesi ile yapılır. Güllaç yaprakları, suyla karıştırılan mısır nişastası ve unun tavada pişirildikten sonra kurutulmasıyla elde edilir. İdeal yaprak ağırlığının 30-35 gram olmalıdır. Şekerle kaynatılan süt ılıdıktan sonra yapraklar üzerine teker teker dökülür ve orta katına ceviz, fındık gibi yemişler yerleştirilir ve güllaç tatlısı ortaya çıkar.
Abdurrahim Tufantoz 10.03.2026


