Görmediğim kadar büyük leğenlerin içindeki köftenin nasıl yoğrulduğunu tahayyül etmek bile insanı yoruyor. Ancak Vanlı arkadaşlar onun da hilesini söylediler: “Bu kadar çok çiğ köftenin içine et koklatılarak katılırmış, ayrıca bulgur ovalanarak kıvama getirilmez ve ıslatılırmış. Aynı zamanda haşlanmış patates katanlar da olurmuş” Çeşitli baharatlar ve bol miktardaki pul biberin acısıyla et tadı gizlenen çiğ köftelerin de müşterisi var.
Benim çiğ köftecim; Hasan Ağabey. Onun temizliği, titizliği ve ustalığının üstüne başka kimse tanımam. Dedim ya; herkesin usta bellediği farklıdır. Tezgâhtar olarak çalıştığı halı-kilim dükkânında patronun izniyle -sadece ramazanlara mahsus- öğle saatlerinde hazırlamaya başladığı çiğ köftenin hakkını tam verenlerdendir. Leğeni birçok satıcınınki yanında tabak (!) gibi kalır. Yaptığı köfte 7-8 kiloyu geçmez. Ama saat 14.00’ten sonra dükkândan içeriye başlar uzanmaya ve sorular sorulmaya başlanır: “Ustam çiğ köfte hazır mı?” “Abi, ne zaman olur?” Cevap: “Az kaldı, birazdan hazır!”dır. Leğenini en erken boşaltan ve tezgâhını toplayan Hasan Ağabey’dir.
Hasan Aslan Ağabey ilkokul mezunu bile değildir. 1955 doğumludur. Annesinin ifadesiyle; “Babası, amcasını askere geçirmek için Beytüşşebab’a gitmiş ve döndüğü gece sabaha karşı, kurbağalar öter, kurtlar ulurken doğmuştur.” Babası iki evlilik yapmıştır ve iki anadan doğma 22 kardeşin (ayrıca 8’de ölmüş) ikincisidir. 20 yaşlarındayken geldiği Van’da yaşar. Türkçe okuma yazmayı askerde iken öğrenmiştir. “Eski nüfus kâğıdımı, defter gibi olan vardı ya, onu hatıra olarak hâlâ saklarım ve orada tahsili karşısında “cahil” yazar.” Şimdi yedi çocuk babası ve bir yıllık da dededir.
Senelerdir turistlere halı-kilim pazarladığından birçok Avrupa dilini satış yapacak kadar bilir. İngilizce ve Almancayı: “anadili gibi, sokak dili değil -özellikle belirtiyor-, grameriyle bilirim.” İngilizceyi Van’da kendi kendine, Almancayı ise şimdi anlatacağım gibi; Almanya’da iken öğrenmiştir. (Ayrıca Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Flemenkçeyi kendi ifadesiyle “Tarzanca” konuşur.) Turist bir karı-kocanın davetiyle 1985 senesinin 1. ayının 1. günü üç aylığına gittiği Almanya’nın Stutgart’ında 4,5 yıl kalmıştır. Hem de bir Stutgart milletvekilinin tavassutuyla pasaportundaki vize tarihi uzatılarak. Çünkü bu sırada bir tiyatro topluluğunun Anadolu’yla ilgili bir oyununda dekorasyona yardım etmiş ve yaptığı iş beğenilerek çalışmaya başlamıştır. Bu toplulukla da birçok Avrupa ülkesini gezmiştir.
Hasan Ağabey’in maceraları anlatmakla bitmez. Bir anısı şöyle idi: “Bir gün Almanya’ya yanına gittiğim aile ile markete gittik. “Canın ne istiyorsa al,” dediler. “Balı çok severim. Raflarda kavanozlar içinde belki elli çeşit bal vardı. Ben bal reyonunda yalnız kaldım. Bal tadılmadan alınır mı? dedim kendi kendime. Baktım kapakları bantlanmıştı. Kavanozları sırayla alıp açıyor, parmağımı içine daldırıp tadına bakıyordum. Benim bu halimi gören yaşlıca bir Alman bayan ise iğrenerek beni gözlüyordu. Konukları olduğum hanım beni fark edip “ne yapıyorsun?” diye yanıma gelinceye kadar, ben belki 15 kavanozu açıp tatlarına bakmıştım.” Mütebessim bir çehre ile: “Ama hocam Hakkâri’de bal tadılmadan alınmazdı ki!”
Hasan Ağabey için dil bilir dediysem “aldım, sattım” laflarından ibaret bellemeyesiniz. Bir gün boş boş gezerken merhaba demek için dükkâna uğradım. Kitap okuyordu. “Bunun Türkçesi çıktı, onu niye okumuyorsun?” dedim. “Türkçesi güzel çevrilmemiş, çevirisi berbat!” dedi. Çevirisini beğenmediği ve boş zamanlarında Almancasından okuduğu roman: Gılgamış idi. İşte öyle dil bilen biridir. Yarım asırlık ömrüne çok şey sığdırmıştır.
Bir ramazan günü çiğ köfte almak için sıramı beklerken, onun acemi alıcılarından biri geldi. Verdiği bir milyonun karşılığında sarmaya çalıştığı çiğ köfteyi az bulunca “O kadar mı ustam?” dedi. Hasan Ağabey: “Verdiğin paraya ancak!” Adamın mırın kırın ettiğini görünce de; “daha çok istiyorsan,” caddenin az ilerisindeki çiğ köfteciyi göstererek: “Ona git! O bir milyona böyle verir,” diyerek ellerini ufak bir kavun büyüklüğünde açtı. Adam da gözüne az görünen köfteyi almadan çekip gitti. Arkasından Hasan Ağabey: “Bu çiğ köfte değil, kısır yemek istiyor!” derken, diğer paketleri hazırlamaya devam ediyordu.
Bir sohbet sırasında Hasan Ağabey çiğ köfte ile ilgili bir hatırasını anlattı: “Hakkârili akrabalarımdan biri bir gün zarf içinde para verdi. “Bu gece iftara çok misafirim gelecek. Bana çiğ köfte yap,” dedi. Zarfta ne olduğunu sordum: “Para, elli milyon, ama pirinçle yap!” “Pirinçle çiğ köfte olmaz.” “Yahu bize bulgur dokunuyor. Pirinçle yapsan n’olur?” diye ısrar edince yapamayacağımı söyledim. “Hakkârililer çiğ köfteyi bilmez hocam! Akrabamın parasını geri verdim. Bunun için bana küstü ve üç ay konuşmadı.”
Hasan Ağabey’in müşterisi bellidir ve müşterilerinin itibarı da ona göredir. Çiğ köftenin yanında limon ve marul yaprakları da sarar. Küçüklüğünden beri tanıdığı kızımın ağız tadına düşkünlüğünü bildiğinden hep marulun göbeğini “bu sarıya” diyerek ona ayırır.
Geçen yıl kızdırmışlar ve ramazanda çiğ köfte yapmayı bırakmıştı. İnşallah bu sene öfkesi geçer de bizim çiğ köfte ziyafetlerimiz sürer.
Abdurrahim Tufantoz, 23.03.2026/23:57
